12 Kasım 2015 Perşembe

Hayal Çalışanı Yazıyor

12 yaşımdan beri hayal kurmakla meşgulüm. Hatta hayallerimin bir tanesinde daha çok hayal kurabilmek için ölümsüz olmak bile var. Ama en çok merak ettiğim ise, diğer insanların ne hayaller kurduğuydu.

Şu anda bunları size 34 yaşımdaki karakterim yazıyor. Hırslı, bilgili ve sanatı seven egolu bir karakter. Hatta, kendi hayatımdan biraz daha bahsetmek istiyorum. Adım Glaben Natuzzi. Babam Armando Natuzzi -saygıdeğer bir mobilyacı- ve annem Elene Natuzzi.. Henüz bebekken bile sürekli onu izlediğimi hatırlıyorum, unutulmayacak kadar güzeldi ve harika bir balerindi. Bu harika aile 12 yaşıma kadar istediğim her şeyi almamı sağlamıştı. Düşünsenize, hayal bile kuramayacak derecede dilediğin her şeye sahip olabiliyorsun. İşte benim ailem bu kadar soyluydu. Onları 12. yaşımın ortalarında babamın dükkânında çıkan bir yangında kaybettim -hüzünlü. oysa ki hiçbir şey hissetmemiştim. ancak insanlar bunun hüzünlü olduğunu söylüyor- ve hayatım tamamen değişti. Koca koca evlerden bana geriye kalan tek şey ufak bir dükkân oldu. 15 yaşıma kadar amcam Mirko ile yaşadım ve lanet bunağın tek hobisi farklı kahve çeşitlerini tüketmekti. İşte şimdiki mesleğime bunak Mirko sayesinde sahibim. O ufak dükkân İtalya'nın en meşhur kafelerinden birisi oldu. Hatta en meşhuru -gerçekten çok meşhur-. Lezzetli bir kahvenin nasıl yapılacağını en iyi ben biliyor olmalıyım. Bu dükkânıma Hayal Kahvesi adını koydum. Tabii bundan önce adı Natuzzi Kahve Salonuydu ama bunun üstünde çok da durmalıyım -evet berbat bir isim- Dükkânımın adını değiştirmemin sebebi ise, hayatımı değiştirecek planıma uygun gitmesi içindi. Bu plan sanattı. Yaratıcı ve objesi. Bir yaratıcı ressam ve bir tablosu. Bir müzisyen ve bir seyirci. Bir tanrı ve milyarlarca obje. Sanat buydu. Yaratıcısı ve modeli. İtalya'nın eksik yanı bunu kimsenin bilmemesiydi.  İşte tam bu yüzden bu harika planımı hazırladım. Bizi sanat ülkesi yapmak için -ve beni yaratıcı-.

12 Kasım 1823 - Via Margutta, İtalya

Bir müşterimin sanat hakkında konuşmasına kulak misafiri olduğumda aklıma geldi her şey. İnsanların hayalini okumak istiyordum. Bunun için çılgınca bir indirim yaparak hayal kahvesi adlı promosyonumu tüm İtalya'ya duyurmayı başardım. Sadece ismini ve hayallerini yaz; kahveni yarı fiyatına al. İnsanlar akın etmeye başladı, kaliteli kahveyi daha ucuza içebilmek için belki de. Ya da batıl inançları gereğinden fazla olanlardı.

Hayallerine koştu insanlar. Ben ise her gece açıp okudum o hayalleri. Ve seçmeliydim birisini. Hayallerini gerçekleştirebilmek için. Herkes gittiğinde kafemin en arka köşesindeki masamda oturur, loş ışıkta hayalleri okurum. Şu anda da kahvemle beraber elimde tuttuğum enfes hayali okuyorum sizlere; Dünyanın en görkemli keman resitali için! Yüzlerce saygın insanın ayakta alkışlayarak onu selamlaması için! O muhteşem kemancıya, o ân için sonsuza kadar! Bu hayali biran önce onun adına gerçekleştirmek istiyorum. Nasıl bir kişiliği olduğunu, nerede oturduğunu öğrenip biraz takip etmenin zamanı gelmişti. Elimde duran hayal kağıdında yazan isimden başladım. Triste D'acqua. Muhteşem isim, kendisi gibi.. Şehrimdeki tüm sanat okullarını, sanatçıları ve onların çocuklarını araştırdım. Ancak hiçbir sonuç alamadım. Sanki öyle birisi yokmuş gibi, tüylerim diken diken olmuştu. Ancak son çarem sirklerdi. Şu anda şehirde olan tek sirkin önünde buldum kendimi. Havada sert bir esinti vardı, üşümeye başlamıştım. Etrafta eğlenen, korkutucu kahkahalar atan insanlar soğuğa aldırış etmiyordu bile. İlerlemeye devam ettim hızlı adamlarla. Baş döndüren bir delilik vardı içeride. Ve kahkaha sesleri azalırken, yavaş yavaş bir keman sesini duymaya başladım. Büyüleyici, hızlı ve adrenalin yüklüydü müzikte. Ve onu gördüm; ellerindeki damarlar hafif şişmişti ve sert hareketler ile arşeyi öfkeyle vuruyordu. Karşısında hiçbir şeyden anlamayan, sadece duyan birkaç aptal insan vardı. Öfkesi bundan olsa gerek! Hissetmiştim o an Triste'in karşımda keman çaldığını. -ve o değilse bile isim umrumda değildi. O olmalıydı! Bu güzel hayâle ancak bu güzellik yakışabilirdi. O olmalıydı..- Sanırım 21 yaşındaydı ve bembeyaz cildi vardı. Tebessüm ettiğinde dudakları biraz öner çıkardı ve elmacık kemikleri belli olurdu, her performansından sonra bu tebessümü yerine getirmek zorundaydı sanki- Defalarca gidip dinledim onu tanışabilmek için. Yeteneğini övmekle kalmadım, ona 23 Kasımdaki büyük devlet senfoni orkestrası için bir davetiye verdim. Her şeyi kusursuzca yapmam için tam 6 günüm vardı. Devlet Senfoni Orkestrasının salonunda birkaç değişiklik yapmak istedim. Sahneden ziyade, arka tarafta olması gereken bir değişiklikti. Sanatçıların oturması gerektiği yerleri defalarca üzerinden  geçerek ezberledim. Sahnenin arkası paravan bir karton duvardan oluşuyordu. Bu duvarın arkasında da farklı bir karton paravan. Arasında yaklaşık 45 santimlik bir boşluk vardı. Bu, büyük salonlarda bulunan ve sahneyi değiştirmek ya da büyütmek için kullandıkları bir yöntemdi. Zincirler ile bir tanesi yukarı kaldırılırdı, diğeri indirilirdi ve sahnenin arka planı değişirdi. Bu boşluğu kullanmam gerekti. Senfoninin sonundaki sürprizi sizlere de söylemek istiyorum. Müfettiş için hazırlanmış ikinci bir arka plan var ve senfoninin sonunda ilk arka planı kaldırıp, müfettişe özel bir sürpriz ile ikinci plandaki portresine ışık tutacaklardı. İşte kullanacağım şey buydu. Dördüncü günün sonunda bina görevlisinin daha dikkatsiz olduğu saatleri öğrenmiştim -bu genelde aptalın uyuduğu saatlerdi- Tek yapmam gereken oraya eşyalarım ile  girebilmek. Beşinci günün gecesinde ise sirke uğrayıp Triste'in birkaç kişisel eşyasını çaldım. Uyuyordu, o kadar sessiz uyuyordu ki; hayallerimden birisiydi sanki. O kadar güzeldi ki; onu öldürmek istedim oracıkta. Hani, elinize çok şirin bir şey aldığınızda sıkmamaya çalışırsınız ya, ama sıktığınızda ne olacağını merak edersiniz. İşte böyle histi. Narindi, ama ölürse ne olur diye düşünüyordum. Yüküm gittikçe ağırlaştı ve çantayla beraber at arabasına yüklediğim gibi senfoninin düzenleneceği binaya yol aldım. Güvenliğini sağlayan adama dekorcu olduğumu söyledim ve ağır kocaman çantam ile içeriye girmeyi başardım. Aptal, uyku sersemi. Çantamı sürükleyerek salonun arka tarafına doğru yola koyuldum. Karton paravanları görmüştüm artık. Sağ elimdeki eldiveni çıkarttım ve karton paravana dokundum. Soğuktu, duvar kadar soğuktu. Paravanın arasına girdiğimde müfettişin iğrenç suratıyla karşılaştım. Salak bir bakışa sahip kibirli birisi. İğrenç bir portreydi, sanat değildi bu! Işık yuvarlak biçimde sadece müfettişi gösterecek şekilde ayarlanacaktı. Portre de ışık kadar yuvarlaktı. Çantamı açarken ellerim titriyordu heyecandan. Kafamı sağa sola hafifçe salladım ve kendime geldim. Biraz uğraştırsa da elimdeki zinciri tavana yakın olan demirin bir ucundan geçirebildim ve demiri yakaladım. -İlk paravan açıldığında geriye kalan görüntü Triste'in hayalleri olacaktı, yüzlerce soylunun alkışları ile beraber.- Büyülü kutuyu açtım, Triste'in kemanını ve arşesini çıkarttım. Ardından gözlerimi kapattım ve Triste'i hayal etmeye başladım. Omuzlarında geziyordu dudaklarım, ellerim boynundaydı. Kenetlenmiştim ona, kanatlarıydı zincirler! Kocaman olmuştu gölgesi, heybetiyle çıktı sahneye! Gözlerimi açtığımda hazırdım. Sessizce çıktım binadan ve evime gidip uyumaya ihtiyacım vardı. Altıncı günün akşamında olabildiğim kadar yakışıklıydım ve etrafımdaki soylu insanlarla beraber senfoninin başlamasını bekliyorduk. Yerime oturdum, senfoninin tadını çıkarttım. -yaklaşık üç saat sürmüştü sanırım- Bitmek üzereydi.. Ezbere bildiğim bu müzik sanatı bitmek üzereydi. Yepyeni bir sanat çıkacaktı karşımıza. Paravan indiğinde, orkestra şefi elini son kez kaldırdığında ve aptal aletlerin sesleri kıyıldığında.. Tüm salon ayaktaydı orkestra karşısında ve alkışlıyorlardı çığlık atarcasına. Söndü tüm ışıklar bir saniye. O kadar hızlıydı ki kalbim, ama aslında sadece bir saniye. Veee geldi o yuvarlak ışık ilk paravan gittiğinde, alkışlıyordu tüm salon hâlâ. Karşılarında bembeyaz teniyle, kanlar içinde zincire geçirilmiş eti ve vücuduna çivilenmiş muhteşem kemanı ile. Omzuna düşmüş kafası, arasında da ince bir kemanı.  Ayakta çalıyordu kemanını tüm salona, gözleri kapalı ve huzurlu, heyecanlı ve adrenalin yüklü bir sessizlikle. Tüm salon sessizdi o ilk saniye. Alkışladılar ve sustular. Sahnenin ortasında tebessüm ediyordu yüzü çığlıklar eşliğinde. 
Ve kulaklarıma fısıldamaya başlamıştı sanki her biri, yaratıcısına ve objesine, sevgi ile teşekkürler sessiz ölüm müziğine.
                                                                         

  Not: -Herkes dinledi sessiz kemanını Triste- En büyük hayâline                                                                           ve benim ilk müşterime; sevgiler.
                                                                                                                                  Glaben Natuzzi.



15 Şubat 2015 Pazar

bir kadına laf atma sanatı

Kısa hikâyemden bir alıntı ile gireceğim bu konuya;

"kadınlar dedim. kadınlar. ince belli bardak kadarlar. 
ama düşürüp kıranlardan hep; bizlere olan uzaklığı ve pekâlâ kırgınlığı." (*björn'ü terk etmek ne de kolay - berk gürel)

Bir kadına, tanrının en büyük hazinesi olan kadınlara hayvanî güdüler ile bakmak, onları bir obje olarak görmek dînî ve insanlık açısından yanlış değil midir? Ve erkekler olarak bu hazineyi koruyamayacak kadar güçsüz ve ihmalkâr olmamıza neden olan neydi?

"tanrılar yok olduğunda, kadınlar zarafetleri ile yükselecektir." (*denemeler - berk gürel)

"Sokakta yürüyen güzel bir kadın görüyorlar, zarafeti ve parlayan gölgesiyle bulutların üzerinde uçar gibi yürüyen adımlarıyla, bir kadın görüyorlar." (*denemeler - berk gürel)


Evet bir kadına laf atmak erkeğin geleneğinde, geninde ve içinde vardır. Fakat bu aşağılayıcı ya da berbat hissettirecek derecede değil, tam tersi, o kadın için gününü güzel kılacak bir tebessüm yeterli. Ne gerek var ağızdan çıkması gereken kelimelere? Ne gerek var ıslıklar ile yolundan çevirmeye? Bir kadını iyi hissetirmek için sadece ufak bir tebessüm; onun içini ısıtabilecek ve bugün olduğundan daha çok güvende hissedecek bir tebessüme, ihtiyaçları var. Bize ihtiyaçları olan anneler, ablalar, kız kardeşler, sevgililer, kız arkadaşlar, hatta sokaktan öylece geçen bir kadının dahi bize ihtiyaçları var. Bir kadın kendini güvende hissedemiyor ise aşağılık varlıklardan bir farkımız kalmadığını söyleyebilirim. Sırf fiziksel açıdan daha güçlü olduğumuz için onlardan daha üstün olduğumuz anlamına gelmiyor, ahlâki açıdan tamamen onlardan çok daha geriyiz ve asıl üstün olanlar tabii ki de kadınlar. Bir erkek kendini kadından üstün görüyor ise eğer, anne sevgisinden uzaklaşmış ve kendini evlat olgusundan dışlamıştır. Yazıklar olsun.

bir kadına laf atmak; sanattır! ben ve geriye kalan birkaç erkek de, evelallah iyi sanatçılarız.
her kadının kendini güvende hissetmesi dileği ile, tebessümlerle kalın.

25 Nisan 2014 Cuma

kaçan gol

anlattıklarımı görmediler,
bildiklerimi de anlatmıyorum,
renklerden bahsettiler,
ya körüm, ya da sevemiyorum.
sevdiklerim gelmediler,
sildiklerimi hatırlamıyorum.

ama
fazlasıyla yoğun duygularım var,
ertesi güne bırakamayacağım kadar.
yarın unutsam hepsini, hemen ararlar.
zamanla daralan kısa paslaşmalar;
atılamayan gol olduğundan anlamsızlar.

9 Nisan 2014 Çarşamba

björn'ü terk etmek ne de kolay.

kadınlar dedim. kadınlar. ince belli bardak kadarlar. 
ama düşürüp kıranlardan hep; bizlere olan uzaklığı ve pekâlâ kırgınlığı. 
ah kadınlar. ne kadındır o. –güzel olduğunu görebilmesi için arabaların siyah camlarına bakmaya tenezzül etmeyen bir kadın. 
duru suların en şeffaf damlası kadar zarif kadın. ah kadınlar. 
terk etmesini en iyi bilen varlıklar; aşık edebildikleri kadar. 
vay adamlar. 
kaç can yandı, kaç adam tükendi ince tül perdenin ardında umutsuzca bekleyen, kaç adam.. kaç adam! 
kaç git sen, durdukça kudurup, sustukça uyumaktan kaç git. 
ne o gelsin, ne sen bekle; ama gidişini unutma koca adam. 
bilmez misin, giderken sarardı, pek solardı; içerken âlâ bakardı, çığlıklarla susardı.  –o ne gidişti kadın! 
sen hep git, geri geleceksen; sen hep git.
ama gel. –gelirsen ne âlâ canıma. ama gideceksen ne fayda kanıma. –yeni gün doğardı; etinden, kanımdan..

31 Mart 2014 Pazartesi

yalnızlığa mahkûm

Kendimizi yalnızlığa mahkûm etmiş varlıklarız. Buna şahit olmak için geçmişimizi düşünmemiz yeterlidir. Ne kadar iyi insanları hayatımızdan men ettik, ne denli iyilikleri görmezden geldik bir düşünelim. İçimiz cız ettiyse, sorun yok; sen de insansın!
İçi cız etmeyenler çıksın, vicdanım kasıyor!
Şimdi gelelim neden kendimizi "deli" gibi yaptığımız kısmına. Delilik muazzam bir yaşam biçimi. Bakın hastalık demiyorum, delilik bir yaşam biçimidir ve herkes deli olmak için çabalar aslında. Delilik rahatlıktır, özgüvendir, mutluluk ve huzurdur aslında. Her şeye gülmek, her şeyden mutlu olmak deliliktir, ben deli olmak istiyorum arkadaşlar. İnsanları itmemek, onlara aşağılıkmışcasına davranmamak istiyorum. Her defasında herhangi bir şey için kendimizi kandırdığımız gibi kandırmaya çalışıyorum kendimi. Bu sefer sigarayı bırakıyorum, bu sefer spora başlıyorum, bu sefer düzenli uykuya sahip oluyorum der gibi; bu sefer insanları seviyorum- demek istiyorum.
Sevemiyorum.
Karşımdaki insanın bana verdiği huzursuzluğun ve acının tadına baktığım sürece daha da karanlığa iniyorum kendimde, daha kötü bir insan oluyorum; ya da öyle düşünüyorum.
Keşke düşüncelerimizi ve duygularımızı kontrol edebilseydik demiyorum, eğer bunu yapabilseydik ne anlamı kalırdı kaderin, insanlığımızın? Her zaman -iyi ki!- demeye gayret gösterelim.
Keşke kelimesi özgüvensizliğimiz törpülenmiş marjinal bir anlatım biçimidir. O yüzden içimizde bu kadar marjinal bir ahmak düşünceye yer vermeyelim, iyi ki diyerek yolumuza devam edelim.
Yalnız kaldıysak da iyi ki kalmışız, terk edilmişsek de iyi ki terk edilmişiz.
Ama yalnızlık hoş şey.
Yalnızlık bir nevi cansızlık olsa da, kansızlık ve arsızlıktan uzaktır evelallah.

*Ne denli bir sorun, problem yaşıyorsan oturup üzülme, keşke deme, kendini yalnızlığa mahkûm etme, marjinal düşüncelere yer verme, sevgiye her daim aç ol, delilikte sınır tanıma; karşındaki insan senin için var.

İyi ki yazdım be!

3 Şubat 2014 Pazartesi

hoş.

ne kadarsın dost?
ben kadar mı?
olamazsın dost,
yüreğin yanar.
insanlar konuşur; boş!
sen adil davran,
gönlün ayrı bi' hoş.

nefretine bıraktım kendimi,
kayboldum en ücra duygularında.
geriye kaç canım kaldı ki,
şimdi çıksın senden dışarıya?

1 Şubat 2014 Cumartesi

laf gediğine değil, en derinine oturdu!

insanlar aşka o kadar aç ki;
seni seviyorum diyen her insana, ait olmaya çalışıyor.

bir öğrense sevgisini halbu ki dostça;
küfür dolu sitemlerle o insandan kaçmayı başarıyor.

Kelebek Etkisi

Bir kar tanesinin erimesi ya da bir kelebeğin kanat çırpması kadar hızlı geçen hayatımızda bugüne kadar neler elde ettik? Açıkcası benim elde ettiğim tek şey, ileride ne kadar boktan bir yaşantıya sahip olabileceğimiz korkusu. Boktan olacak demiyorum, sadece bunun korkusu sinmiş üzerime, bu daha beter! Duygularımız değil mi zaten bize adım attıran, hazlarımız değil mi bizleri peşinden koşturan? Kabul edelim ki, korku en büyük duygumuz. Bunun aksini söyleyen tamamen Polyanna'dır benim gözümde. Ya korktuğumuz için kaçtık, ya da kaybetme korkusundan dolayı kovaladık; bunu bir düşün, yanılmadığımı anlayacaksındır. Artık korkmaktan bile korkar olduk gün içerisinde, tuzakmış gibi kendini ufak tıkırtılarla belli etmeye çalışan zamandan bile korkar olduk. Sigarayı yakma süresinden, bir bakış atma süresinden bile korkar olduk. O kadar hızlı geçiyor ki zaman, o kar tanesi erimeden bir şey yapamaz olduk, o kelebek kanatlanmadan hiçbir şey yapamaz olduk! Temkinle, korku içerisinden yavaş ve ağır hareketlerimiz kısıtlamaya devam edecekse eğer, ne ben bu sigarayı yakarım, ne de kadınıma bir bakış atarım! Kafamda yaşarım ben, beni.. Korkuyorum. Zamanın elimden tüm zamanı almasından, hayal ettiklerimi yaşatamamaktan; korkuyorum. Artık değiştirelim mi zamanı? Yavaşlatalım mı onu? Kelebeğin uçmasından daha hızlı hayaller gerçekleştirmeyelim mi? Tek ve en büyük düşmanımızla karşı karşıya iken, neden birbirimizle hâlâ kavgalar içerisindeyiz? Neden üzüyoruz, kırıyoruz, parçalıyoruz, yakıp kül eyliyoruz?
Hadi zamanı yenelim ve ön yargılarımızı bir kenara bırakıp kelebekten daha hızlı bir dünya elde edelim.

Ay resmen kelebek etkisi!*

20 Ocak 2014 Pazartesi

fazlasıyla yoğun duygularım var,
ertesi güne bırakamayacağım kadar.
yarın unutsam onu, hemen arar.
zamanla daralan kısa paslaşmalar;
atılamayan gol olduğundan anlamsızlar.

4 Ocak 2014 Cumartesi

Yeni başladı öfkem.

Ne bi' duygu ne de bi' hüzün; ne kalmış geriye, ne vermiş ki bana ya da kendine.

Yine günlerden "Siktir et". Siktir et'in ortasında, saat üzgün sıralarında; ufacık bir öfke sızmış kanıma.
Canıma deymesin istedim, öfkemi veren kanıma; zaten o yaratık bi' bakıma. Sessiz kaldım birkaç saniye. Her şey saat öfkeyi gösterene kadardı. Damarlarım saniye gibi atmaya başlamış içimde. İçimde kalmayan birkaç insan hatırası, birkaç yüz, ifade ve ses tonu. Umurumda değil diyesim var iken başladı bu çatışma. Oynuyoruz işte hâlâ.

28 Nisan 2013 Pazar

Tom Waits

Önce nefes aldı.. Nefesiyle ahenk içerisinde sandalyesine yan oturdu. Nefesini verdi.. Alt ve üst dudakları yavaşça içeriye doğru çekildi, yapışmıştı. Gözleri sağa kaymış, elleri ise cebindeki sigarayı arıyordu. Baktığı kişi alımlı bir bayan olabilirdi. Ya da, ufak bir mızıka ile hafif sesler çıkartan bir çocuk. Her ne ise o, gözleri ondaydı. Ve sigarasını yaktı. Saçları ise ortama ayak uydurmuş, kendini salmıştı. Dans ediyordu saçları; sigarasının dumanıyla. Ve iç çekti. Hâlâ bakışlarını kaçıramıyordu. Gerildi. Sol elini yan oturduğu sandalyenin üzerine koydu ve bakışlarına devam etti. Sağ dirseğini ise masaya koydu; sigarayı unutur gibiydi sanki. Kol düğmeleri parlıyordu. Siyah ceketinin içindeki buruşmuş gömleği anlatıyordu bütün yorgunluğunu. Ve bu DEV adamın bakışları, bir müzikti. Sessiz, çığlıklarla ritim tutan bir müzik.
Ve dedi ki;  I Hope I don't Fall in Love with You

Tom Waits..

Berk Gürel.



2 Mart 2013 Cumartesi

Boşversene

İnsan duygularından nefret ederim. Her duygudan. Hepsi can yakıcı, hepsi lanet gibi. Sürekli bir ayak kaydırma durumu var. Aptal beynimizi kullanmakta sıkıntı çekiyoruz. Her seçimde, her arzuda, her istekte duygularımızı kullanıyoruz. Mantık nerede? Beynimizi de kullansak ya, yemedik sonuçta. Bazı seçimlerimiz zehir gibi, cayır cayır yakıyor hayatımızı. Bazen aşk kendinden nefret ettiriyor, seçimlerimden, isteklerimden dolayı! Ama güzel şey. İnsan nefret ettiği şeye daha çok bağlı. Bize zarar veren şey ne ise, kendimizi onda buluyoruz. Aşk güzel şey ya da bok gibi, fark etmez. Kararsızım. Bildiğim tek şey ise, duygulardan nefret etmiş olmam. Gerçi; hangimizin hayatı mükemmel ki? Kocaman bir bok çukuru değil mi? Neyse, yine içimden bi' "siktir et be" nâmesi çınladı.

Dünya bok gibi. Bırakalım da böyle kalsın. Güzelliğe alışamayız biz.

13 Şubat 2013 Çarşamba

Kafayı yeme sanatı


Dilerseniz- kelimesini at kafandan usta. Onlar gibi olmak gerekiyorsa, istersem- diye başlayacaksın cümlelere.
Madem bizden bir bok olmayacak, adam gibi bir olmayalım değil mi? Karganın bokuyla ısınacağına kışın, şimdiden kış-kışla ki serin geçsin yazın.
Bir konuda güvensem de on konudan şüphe duyarım. İnsan bu insan! İnan, satıyor seni kim olursa. Ne zaman birinin sözleriyle güvende ve sıcakta hissetsen, bazen söylediği o kelime içini dondurmuyor mu senin?
Yani, diyorum ki; iki cümleye aldanmak yasak olsun bizlere. Gözlerine ya da ellerine değil, ayaklarına güven güveneceksen. Gelen de, yanında duran da, siktirip giden de o.
Bence sadece sevmediklerimizle konuşalım, daha kötü. Kötüyü sevelim.

Ya da siktir et, konuşma.

13 Kasım 2012 Salı

Aşkın "yalın" hali

Çoğu zaman kendimize aşkın hangi tarafındayız diye sorduğumuz olur. Âşık olanlar ya da olmayanlar da buna dahil. Hiç aşk kazanamamış birisinin kendine sorabileceği muhtemel sorudur; Neden aşka sahip değilim? Ya da; Bu nasıl bir aşk?, Aşkın neresindeyim?, Aşkım kim?, Aşk?, A? Diye diye gider kardo. Yaşadığımız aşkların derecelendirmesini tam içindeyken yapamayız. Aşk çoğu duygularımızı ve sezgilerimizi kilitler. Karşımızdaki insanı dilediğimiz gibi tanır, istediğimiz gibi anlarız. Bir kadında ya da erkekte görebileceğimiz şeyler, âşık olmayan bir insanın görebileceği şeyler ile çok farklı. Siz âşıkken, bir insanda güven sezebiliyorsanız başka birisi ona güvenemeyebilir. Çünkü burada, asıl güvensiz olan sizsinizdir. Âşık bir insana güvenmek başlı başına bir aptallıktır.
Aşk, çoğu zaman piskolojik hastalığa benzetilebilir. Günümüzde aşk için insan kesip böbreklerini yiyebilecek manyaklar bulabiliriz. Bu yüzden, aşk aslında bir hastalıktır. Ve, sizin insan kesip böbreklerini yiyebilmeniz için, aşık olduğunuz insanın sizi buna teşfik etmesi gerekmekte ya da, derinlerde bir yerlerde sosyopat bir manyaklık yatıyorsa, kafanızdan kurduğunuz senaryolar ile de kendi kendinize gelin güvey olup bütün iç organlarını yiyebilirsiniz. Yani, bazen aşk sadece bir sebep de olabilir. Bu yüzden aşk; Hem masum dir şeytan, hem de hasta ruhlu manyak bir melek. Çelişki üstüne çelişki yaşatır insana. Sizin bir takım aptallıklar yapmanız, âşık olduğunuz insanın gözünde düşürebilir. Fakat, sizin bir takım aptallıkları âşık olduğunuz insan için yapmanız; karşı tarafı mutlu eder. Ve o saatten sonra durdurulamaz her iki taraf da. Çünkü, bir ilişki aşk üzerine ise, her zaman karşılıklı bir şeyler beklenir. -ben bunu yaptım, sen de bunu yap! gibi- O yüzden karşı tarafa ne vereceğimizden çok, ne alacağımızı hesaplamalıyız. Tabi ki bu da bir savaş olur. Her zaman alış-veriş gibi bir aşkın içinde yaşamaya mahkûm olarak kalırsınz. Aşkı karşılıksız yaşamak, filmlerde görebileceğimiz türdendir. Bu yüzden sen, aşkına karşılık hiçbir şey talep etme. Aşk, bilinçsizleştirerek mantıklı davranışları engeller. Ama siz, bunun farkındalığına varıp mantıklı şeyler yaparsanız kusursuz ilişkiye sahip olabilirsiniz. İşte, aşkın "yalın" hali buradadır. Aşkı, aşk ile yaşayın. Alış-veriş ile değil. Çünkü aşkın alış-verişi sizlere çok pahalıya patlar. Sırf istediğiniz için karşı taraf yapıyorsa, bunun sonunu görmeye başlayabilirsiniz. Her kavgada ya da tartışmada yaptıklarınızı vurgulayacaksınız. Karşı taraf da sizin için yaptıklarını vurgulayacak ve konular dağılıp daha önce yaşadığınız kargaşalara döneceksiniz. Bu bir paradokstur ve bu işi yapmaya başlarsanız asla durmayacaktır. Kendime verdiğim tavsiyeyi de sana veriyorum moruk, iyi dinle. Eğer karşı taraf sizden bir şey istiyorsa önce onun açısından ve ardından kendi açınızdan düşünün. Sizlere ne kazandırağını, sizlere ne kaybettireceğini ve bunları ne denli önemli-önemsiz olduklarını düşünün. Sırf, karşı tarafı mutlu etmek için değil, herkesi mutlu etmek için. Karşı tarafın isteğini yerine getirmeniz onu mutlu edip sizi de mutsuz edecekse, bu onun son mutluluğu olur. Çünkü, siz o satten sonra mutlu olamazsınız ve mutsuz şekildeki davranışlarınız asla karşı tarafı da mutlu edemez. İnsanları mutlu etmek için önce kendinizi mutlu edin. Aptalca hareketler yapmayın ve kimsenin organlarını yemek zorunda kalmayın. İlişki sorunlarını kişisel olarak algılarsanız eğer, aşktan çok insan kaybedersiniz. Eğer, bir aşk olmuyorsa, o insan olmayacak diye bir şey de yoktur. Bir insan, ister aşk, ister dost, ister arkadaş ve hatta isterse düşman olarak bile hayatnızda kalabilir. Sadece, onu tamamen kaybetmeyin. İnsan, her zaman insandir. İnsanı mutlu etmeden önce, "kendin" olan insanı mutlu et.

Öpüyorum, çay demli.





12 Kasım 2012 Pazartesi

Güvenmiyor musun? Çay demle.

Siktir et. Hangi canlı güvenilir olabilir ki? Hiçbiri. Hatta insan, piskolojik olarak; bu konuda eğitim almamışsa elini herhangi bir canlının ağzına ya da görmediği bir deliğe sokmaz. Pollynna olmaya gerek yok, güvenmeyeceksin. Filmlerdeki gibi elmaya karşılık üzüm veren komşularımız da yok. Güvenmen gereken kişiyi anlaman çok zor. Kimseye güvenmemen gerekir fakat istisna da var tabi. Onu bulduğunu mu sanıyorsun? Bence tekrar düşün. Hepimiz, sevdiğimizde, aşık olduğumuzda, hoşlandığımızda gözümüze karanlık bir perde düşer. Ve o perde kapalı kaldığı sürece cesaretsiz bir aptal oluruz. Eline bir çakmak al, perdeyi alttan tutuştur ve sahnenin arkasını izle. Yavaşça, düşünerek. Güvendiğin insanın ne boklar yediğini, ne boklar yiyebileceğini gör-düşün. Kapalı kapıları aç, gizli saklı bir şey kalmaması için cesaretini kullanıp üzerine üzerine yürü, her kim olursa. Bir bakmışsın ki, en çok güvendiğin insan, sosyopoat bir katil. Burada katili ister fiziksel ister ruhsal açıdan anla, hiçbir farkı yok. Bir insanı iki şekilde de öldürebilirsin. Bedensel ve ruhsal olarak. Ama, ona da güvenebilirsin. Eğer ki, karanlık kapılarını araladığında arkasını dönüp sana; ."Çay demledim." derse, güven amına koyim. O kadar diyorum. Dünyada güvenebileceğin tek şey çaydır. O derece boktan bir dünyadayız.
Bu arada, çay demledim lan, gelin geliştirin.

8 Ekim 2012 Pazartesi

Alışılmışı değiştirmek

Garip hayatımızın içinde kendimizce oluşturduğumuz birkaç kelime, hayal, insan, arkadaş, düşman; ya da her ne ise, bunları bir kaç saniyede yok etmek imkansızdır.
Sorun da budur ki; insanlar, insanlardan bu kadar zor bir şey istiyor. Bazen haklılar, bazen haksız. Neden bir insanı değiştirme çabası vardır, bilinmez. Alışılmışı bıraksana, oynasın ötede. Ama yok, insanımız acayip, değiştirecek! Bu aslında biraz da güç gösterisi ben'ce'. Ya ben, ya alışılmışın! -diyerekten, tehditkar ve hırçın tavrıyla göz boyamaya (ya da korkutma da diyebiliriz) çalışıyor. Her zaman en mantıklısı; Kim beni daha önce iki arada bırakırsa, hayatımdan ilk giden o olur! -idir. Fakat, bazen çıkar ya ŞU denli bi' aşk, o zaman mal gibi kalırsın işte. İnsanları mutsuz etmeden bir takım işler halletmeye çalışırsın, edeplice; ama olmaz. Sırf bir başkası istedi diye değişmeye çalışman, bütün çevreni değiştirmen gerektiğini gösterir. Bu sadece seni değil, etrafındaki yaşamları da değiştirebilecek bir olgu. O yüzden, insanların hayatlarını bok etmeden, adamın hası gibi halletmen gerekir. Zurnanın hiçbir bok diyemediği yere geldik işte; bir türlü halledemezsin..
Nedendir bu insanları zora sokmak? Cinsiyet ayrımı yapmıyorum, çünkü bunu herkes yapıyor. Ben de yaşıyorum, bir başkası da yaşıyor, kızlı-erkekli. Fakat sonuç olarak, batırıyoruz be; olmuyor! Kimseyi üzmeksizin her iki tarafa da aynı adımlar atıp dengede tutmaya çalışırsın, bir diğeri gelir teraziye elini koyar. Git diyemezsin bir de. İşte sevgi, her zaman insanların arasında bırakıyor seni. Her iki tarafı mutlu etmek için de yalana başvurmayacaksın, mutsuz sen olursun. Buradaki amaç her iki kişiyi de mutlu etmek olsa da, sonuç olarak insan kendini mutlu etmeye çalışıyor. Her konuda insan kendini düşünür, ben de öyle. Ve size tavsiyemdir, kendini düşünen insanların yanında olun, daha güvende olursunuz. En azından, hayatta olursunuz. Bu saçmalığı nasıl ört pas edip, unutturup bir güzel yolumuz devam ederiz? İki insanın arasından kurtulmaya çalışmak, kimseyi üzmeden sıyrılıp geçmek, how to basic? İşte yanıtı bende. Size harika bir şey söylemek istiyorum, hiçbir bok yapamazsınız. Kimse bir bok yapamaz, o yüzden hiç canınızı sıkmayın ve oluruna bırakın. Gitmeyin, gideni de tutun yeter. Düşman da olsa tutun oğlum, acayip eğlenceli. Yani, insandan bir "bok" olmaz.


Berk Gürel

26 Eylül 2012 Çarşamba

Ruh


Gittiğinden midir,
bilmiyorum.
Ama başa sarıyor anılar,
iyidir ki; sona gelmesinden.

Kırılan cesaretten midir,
anlamıyorum.
Ama başka sanıyorlar beni,
kötüdür ki; ölüyorum.

Ruh halimi soruyorlar;
boğulmuş ve kirli sakallı
diyorum.
Ama, hâlâ sevişebilir.


Berk Gürel

1 Eylül 2012 Cumartesi

Şizofrenin Günlüğü



Aklım o kadar dolu ki;
kendimi özlüyorum!
hissedemiyorum,
varamıyorum..


Sen yokken
çok öpüyorum seni
yokkendi bunlar;
daha çok sevdim seni.



Göremediğim kızım nasıl şimdi?
ve köpeğimiz?
ve bahçemiz?
Hem, adın neydi ki senin?



Not= Şizofrenin Günlüğü'nden.. 

Berk Gürel

Sev beni çok


Körler de aşık oluyor;

dön bi’ bak!
görebilene bol,
edemeyene 
ya bok ya yol.



Bitkiler de aşık oluyor;
git bi’ bak
ölmemişlerse anlatırlar,
hissedersin bol bol.



Kısacası;
sev beni çok bol.
                                  Yapabilir misin bunu? 


Berk Gürel

Işık gerek ışık


Sevişiyorum yalnızlığımla
ya da seviyorum,
en azından öpüyorum.
gibilerle anlatıyorum yalnızlığımı
şey gibi;
avizenin içindeki lamga misali..
Sıkı fıkı olduğum ama,
gözükmeyen yalnızlığım..
sevdiğim ama,
kavga edemediğim.
Sadece ışığı açmalı biri
aydınlatmalı beni.

Berk Gürel