1 Şubat 2014 Cumartesi

Kelebek Etkisi

Bir kar tanesinin erimesi ya da bir kelebeğin kanat çırpması kadar hızlı geçen hayatımızda bugüne kadar neler elde ettik? Açıkcası benim elde ettiğim tek şey, ileride ne kadar boktan bir yaşantıya sahip olabileceğimiz korkusu. Boktan olacak demiyorum, sadece bunun korkusu sinmiş üzerime, bu daha beter! Duygularımız değil mi zaten bize adım attıran, hazlarımız değil mi bizleri peşinden koşturan? Kabul edelim ki, korku en büyük duygumuz. Bunun aksini söyleyen tamamen Polyanna'dır benim gözümde. Ya korktuğumuz için kaçtık, ya da kaybetme korkusundan dolayı kovaladık; bunu bir düşün, yanılmadığımı anlayacaksındır. Artık korkmaktan bile korkar olduk gün içerisinde, tuzakmış gibi kendini ufak tıkırtılarla belli etmeye çalışan zamandan bile korkar olduk. Sigarayı yakma süresinden, bir bakış atma süresinden bile korkar olduk. O kadar hızlı geçiyor ki zaman, o kar tanesi erimeden bir şey yapamaz olduk, o kelebek kanatlanmadan hiçbir şey yapamaz olduk! Temkinle, korku içerisinden yavaş ve ağır hareketlerimiz kısıtlamaya devam edecekse eğer, ne ben bu sigarayı yakarım, ne de kadınıma bir bakış atarım! Kafamda yaşarım ben, beni.. Korkuyorum. Zamanın elimden tüm zamanı almasından, hayal ettiklerimi yaşatamamaktan; korkuyorum. Artık değiştirelim mi zamanı? Yavaşlatalım mı onu? Kelebeğin uçmasından daha hızlı hayaller gerçekleştirmeyelim mi? Tek ve en büyük düşmanımızla karşı karşıya iken, neden birbirimizle hâlâ kavgalar içerisindeyiz? Neden üzüyoruz, kırıyoruz, parçalıyoruz, yakıp kül eyliyoruz?
Hadi zamanı yenelim ve ön yargılarımızı bir kenara bırakıp kelebekten daha hızlı bir dünya elde edelim.

Ay resmen kelebek etkisi!*

20 Ocak 2014 Pazartesi

fazlasıyla yoğun duygularım var,
ertesi güne bırakamayacağım kadar.
yarın unutsam onu, hemen arar.
zamanla daralan kısa paslaşmalar;
atılamayan gol olduğundan anlamsızlar.

4 Ocak 2014 Cumartesi

Yeni başladı öfkem.

Ne bi' duygu ne de bi' hüzün; ne kalmış geriye, ne vermiş ki bana ya da kendine.

Yine günlerden "Siktir et". Siktir et'in ortasında, saat üzgün sıralarında; ufacık bir öfke sızmış kanıma.
Canıma deymesin istedim, öfkemi veren kanıma; zaten o yaratık bi' bakıma. Sessiz kaldım birkaç saniye. Her şey saat öfkeyi gösterene kadardı. Damarlarım saniye gibi atmaya başlamış içimde. İçimde kalmayan birkaç insan hatırası, birkaç yüz, ifade ve ses tonu. Umurumda değil diyesim var iken başladı bu çatışma. Oynuyoruz işte hâlâ.

28 Nisan 2013 Pazar

Tom Waits

Önce nefes aldı.. Nefesiyle ahenk içerisinde sandalyesine yan oturdu. Nefesini verdi.. Alt ve üst dudakları yavaşça içeriye doğru çekildi, yapışmıştı. Gözleri sağa kaymış, elleri ise cebindeki sigarayı arıyordu. Baktığı kişi alımlı bir bayan olabilirdi. Ya da, ufak bir mızıka ile hafif sesler çıkartan bir çocuk. Her ne ise o, gözleri ondaydı. Ve sigarasını yaktı. Saçları ise ortama ayak uydurmuş, kendini salmıştı. Dans ediyordu saçları; sigarasının dumanıyla. Ve iç çekti. Hâlâ bakışlarını kaçıramıyordu. Gerildi. Sol elini yan oturduğu sandalyenin üzerine koydu ve bakışlarına devam etti. Sağ dirseğini ise masaya koydu; sigarayı unutur gibiydi sanki. Kol düğmeleri parlıyordu. Siyah ceketinin içindeki buruşmuş gömleği anlatıyordu bütün yorgunluğunu. Ve bu DEV adamın bakışları, bir müzikti. Sessiz, çığlıklarla ritim tutan bir müzik.
Ve dedi ki;  I Hope I don't Fall in Love with You

Tom Waits..

Berk Gürel.



2 Mart 2013 Cumartesi

Boşversene

İnsan duygularından nefret ederim. Her duygudan. Hepsi can yakıcı, hepsi lanet gibi. Sürekli bir ayak kaydırma durumu var. Aptal beynimizi kullanmakta sıkıntı çekiyoruz. Her seçimde, her arzuda, her istekte duygularımızı kullanıyoruz. Mantık nerede? Beynimizi de kullansak ya, yemedik sonuçta. Bazı seçimlerimiz zehir gibi, cayır cayır yakıyor hayatımızı. Bazen aşk kendinden nefret ettiriyor, seçimlerimden, isteklerimden dolayı! Ama güzel şey. İnsan nefret ettiği şeye daha çok bağlı. Bize zarar veren şey ne ise, kendimizi onda buluyoruz. Aşk güzel şey ya da bok gibi, fark etmez. Kararsızım. Bildiğim tek şey ise, duygulardan nefret etmiş olmam. Gerçi; hangimizin hayatı mükemmel ki? Kocaman bir bok çukuru değil mi? Neyse, yine içimden bi' "siktir et be" nâmesi çınladı.

Dünya bok gibi. Bırakalım da böyle kalsın. Güzelliğe alışamayız biz.

13 Şubat 2013 Çarşamba

Kafayı yeme sanatı


Dilerseniz- kelimesini at kafandan usta. Onlar gibi olmak gerekiyorsa, istersem- diye başlayacaksın cümlelere.
Madem bizden bir bok olmayacak, adam gibi bir olmayalım değil mi? Karganın bokuyla ısınacağına kışın, şimdiden kış-kışla ki serin geçsin yazın.
Bir konuda güvensem de on konudan şüphe duyarım. İnsan bu insan! İnan, satıyor seni kim olursa. Ne zaman birinin sözleriyle güvende ve sıcakta hissetsen, bazen söylediği o kelime içini dondurmuyor mu senin?
Yani, diyorum ki; iki cümleye aldanmak yasak olsun bizlere. Gözlerine ya da ellerine değil, ayaklarına güven güveneceksen. Gelen de, yanında duran da, siktirip giden de o.
Bence sadece sevmediklerimizle konuşalım, daha kötü. Kötüyü sevelim.

Ya da siktir et, konuşma.

13 Kasım 2012 Salı

Aşkın "yalın" hali

Çoğu zaman kendimize aşkın hangi tarafındayız diye sorduğumuz olur. Âşık olanlar ya da olmayanlar da buna dahil. Hiç aşk kazanamamış birisinin kendine sorabileceği muhtemel sorudur; Neden aşka sahip değilim? Ya da; Bu nasıl bir aşk?, Aşkın neresindeyim?, Aşkım kim?, Aşk?, A? Diye diye gider kardo. Yaşadığımız aşkların derecelendirmesini tam içindeyken yapamayız. Aşk çoğu duygularımızı ve sezgilerimizi kilitler. Karşımızdaki insanı dilediğimiz gibi tanır, istediğimiz gibi anlarız. Bir kadında ya da erkekte görebileceğimiz şeyler, âşık olmayan bir insanın görebileceği şeyler ile çok farklı. Siz âşıkken, bir insanda güven sezebiliyorsanız başka birisi ona güvenemeyebilir. Çünkü burada, asıl güvensiz olan sizsinizdir. Âşık bir insana güvenmek başlı başına bir aptallıktır.
Aşk, çoğu zaman piskolojik hastalığa benzetilebilir. Günümüzde aşk için insan kesip böbreklerini yiyebilecek manyaklar bulabiliriz. Bu yüzden, aşk aslında bir hastalıktır. Ve, sizin insan kesip böbreklerini yiyebilmeniz için, aşık olduğunuz insanın sizi buna teşfik etmesi gerekmekte ya da, derinlerde bir yerlerde sosyopat bir manyaklık yatıyorsa, kafanızdan kurduğunuz senaryolar ile de kendi kendinize gelin güvey olup bütün iç organlarını yiyebilirsiniz. Yani, bazen aşk sadece bir sebep de olabilir. Bu yüzden aşk; Hem masum dir şeytan, hem de hasta ruhlu manyak bir melek. Çelişki üstüne çelişki yaşatır insana. Sizin bir takım aptallıklar yapmanız, âşık olduğunuz insanın gözünde düşürebilir. Fakat, sizin bir takım aptallıkları âşık olduğunuz insan için yapmanız; karşı tarafı mutlu eder. Ve o saatten sonra durdurulamaz her iki taraf da. Çünkü, bir ilişki aşk üzerine ise, her zaman karşılıklı bir şeyler beklenir. -ben bunu yaptım, sen de bunu yap! gibi- O yüzden karşı tarafa ne vereceğimizden çok, ne alacağımızı hesaplamalıyız. Tabi ki bu da bir savaş olur. Her zaman alış-veriş gibi bir aşkın içinde yaşamaya mahkûm olarak kalırsınz. Aşkı karşılıksız yaşamak, filmlerde görebileceğimiz türdendir. Bu yüzden sen, aşkına karşılık hiçbir şey talep etme. Aşk, bilinçsizleştirerek mantıklı davranışları engeller. Ama siz, bunun farkındalığına varıp mantıklı şeyler yaparsanız kusursuz ilişkiye sahip olabilirsiniz. İşte, aşkın "yalın" hali buradadır. Aşkı, aşk ile yaşayın. Alış-veriş ile değil. Çünkü aşkın alış-verişi sizlere çok pahalıya patlar. Sırf istediğiniz için karşı taraf yapıyorsa, bunun sonunu görmeye başlayabilirsiniz. Her kavgada ya da tartışmada yaptıklarınızı vurgulayacaksınız. Karşı taraf da sizin için yaptıklarını vurgulayacak ve konular dağılıp daha önce yaşadığınız kargaşalara döneceksiniz. Bu bir paradokstur ve bu işi yapmaya başlarsanız asla durmayacaktır. Kendime verdiğim tavsiyeyi de sana veriyorum moruk, iyi dinle. Eğer karşı taraf sizden bir şey istiyorsa önce onun açısından ve ardından kendi açınızdan düşünün. Sizlere ne kazandırağını, sizlere ne kaybettireceğini ve bunları ne denli önemli-önemsiz olduklarını düşünün. Sırf, karşı tarafı mutlu etmek için değil, herkesi mutlu etmek için. Karşı tarafın isteğini yerine getirmeniz onu mutlu edip sizi de mutsuz edecekse, bu onun son mutluluğu olur. Çünkü, siz o satten sonra mutlu olamazsınız ve mutsuz şekildeki davranışlarınız asla karşı tarafı da mutlu edemez. İnsanları mutlu etmek için önce kendinizi mutlu edin. Aptalca hareketler yapmayın ve kimsenin organlarını yemek zorunda kalmayın. İlişki sorunlarını kişisel olarak algılarsanız eğer, aşktan çok insan kaybedersiniz. Eğer, bir aşk olmuyorsa, o insan olmayacak diye bir şey de yoktur. Bir insan, ister aşk, ister dost, ister arkadaş ve hatta isterse düşman olarak bile hayatnızda kalabilir. Sadece, onu tamamen kaybetmeyin. İnsan, her zaman insandir. İnsanı mutlu etmeden önce, "kendin" olan insanı mutlu et.

Öpüyorum, çay demli.